← Tüm yazılar

BLOG · 133/209

Mona Lisa Gülümsemesi

· 8 dk okuma

İlkokul öğretmenim Mona Lisa (La Gioconda) tablosundaki kadının yüzünün yarısının gülümsediğini, diğer yarısında ise hüzünlü bir ifadede olduğu anlattığında, ilk tepkim “nasıl yani?” olmuştu. Oysa tabloya ilk baktığımda hiç de öyle “gülsem mi, gülmesem mi” gibi bir hali yoktu; bayağı gülüyordu.

Çok sonradan okuduğum bir makalede gülümsemenin sırrının bir çeşit göz yanılması olduğunu öğrenmiştim. Değişik derecelerdeki kontrast ve aydınlatmanın beyin tarafından farklı algılanacağı fikrinden hareketle, insan gözünün iki farklı görme noktasına sahip olduğunu anlatıyordu yazı. Orta bölgede (fovea) renkleri görüp detayları ayırabiliyorken, çevre alanda ise siyah-beyaz, hareket ve gölgeyi algılayabiliyormuşuz.

Resimde gözlere dikkat ediyorsak, çevre alan ağız üzerine odaklanacak ve detay göremeyeceğimiz için belirgin elmacık kemiklerinden köken alan gölgeleri gülümseme olarak algılıyormuşuz. Yok, doğrudan ağız üzerine odaklanırsak da Mona Lisa’yı hiçbir zaman gülümserken göremiyormuşuz. Yaklaşık 500 yıldır bu resme bakanlar olarak anlaşıp aynı yere baksaydık meseleyi baştan çözecekmişiz oysa.

Bu yanılsamanın bir diğer nedeni ise Leonardo Da Vinci’nin kendi bulduğu özel bir tekniğin, Sfumato tekniğinin zirvesindeki eseri olması. Renk ve tonların buharlaşarak birbirine karışmasını ve böylece konturların görünmez olmasını sağlayan, buğulu bir gölgelemeyi ifade eden bu teknik çoğunlukla aydınlıktan karanlığa geçişlerde kullanılmış.

Peki, bu teknik kullanılarak Türkiye ekonomisi nasıl resmedilir?


Küresel ekonomi ve finans piyasalarının, girmiş olduğu krizden Gelişmiş Ülke Merkez Bankalarının atmış olduğu genişlemeci para politika adımları sayesinde çıktığını söyleyebiliriz. IMF ve Dünya Bankası Raporları da küresel büyümeye ilişkin beklentileriyle bunu doğruluyor. Göstergeler özellikle Euro Bölgesi ve ABD ekonomisi için olumlu büyüme görünümünün güçlenerek devam ettiğine işaret ediyor. Bunun bir yansıması olarak Amerikan Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) küresel krizle beraber büyüyen bilançolarını küçültme konusunda adımlar atacağını açıkladı. ECB varlık alım programını devam ettirmekle beraber alım miktarını düşüreceğini söylerken, FED faiz artırımı ve bilanço küçültme sürecinin 2017 yılı Ekim ayı itibarıyla nasıl olacağını duyurdu. Fed’in normalleşme sürecindeki kararlılığını vurgulaması, gelişmiş ülke tahvil getirilerinde ve piyasa oynaklığında yükselişe neden oldu.

Söz konusu gelişme(ler), beklentiler dâhilinde olsa da süreç bir takım belirsizlikler içerdiğinden, etkilerinin nasıl olacağı ise tam olarak öngörülemiyor. Dolayısıyla TCMB’nin son Enflasyon Raporu’nda da ifade ettiği gibi önümüzdeki döneme ilişkin riskler genel itibarıyla aşağı yönlü. Gelişmiş ülkelerde, önümüzdeki döneme ilişkin para politikası normalleşme süreçleri önemli bir risk unsuru.

Türkiye ise 2017 Ocak-Eylül döneminde temel olarak faiz dışı harcamalardaki artış, kısmen de vergi dışı gelirlerdeki düşüş nedeniyle bütçe açığının belirgin olarak arttığı bir dönem yaşıyor. Bununla bağlantılı olarak borçlanma artarken iç borçlanmanın dış borçlanmaya göre oldukça yüksek olduğunu gördük. İç borç çevirme oranı bu yılın sonunda 2016 yılına göre belirgin şekilde artarak yüzde 128,8 düzeyinde olacağı görülüyor.

Ödemeler Dengesi tarafındaysa artan enerji maliyetinin cari açığı yükselttiğini görüyoruz. Küresel büyümeye bağlı olarak talebin artmasıyla birlikte emtia fiyatlarında yükselişler, Çin ekonomisinin büyüme temposu ve petrole olan talebi, ABD’de stok ve petrol sondaj kuyularının sayısının azalmış olması ile Suudi Arabistan’da yaşanan gelişmeler Brent petrolün varil fiyatının 60 doların üzerine çıkmasına neden oldu. Merkez Bankası ise Kasım Enflasyon Raporu’nda ortalama Brent fiyatı tahminini 2017 ve 2018 için sırası ile 53 ve 56 dolara yükseltti. 2018 için bu sınırın aşılması yüksek bir olasılık.

Yine Ödemeler Dengesi detaylarında, bankaların uzun vadeli dış borç çevirme oranı Ağustos’ta 12 aylık birikimli olarak yüzde 91,2’den yüzde 88,9’a gerileyerek 2010 Mart’ından bu yana gördüğü en düşük seviyeye geriledi. Bunu, 2018’de Hazine’nin net borçlanma oranını yüzde 110 olarak öngörmesiyle beraber değerlendirdiğimizde, bankacılık sektörünün aynı anda hem kredi genişlemesine gidip hem de Hazine’yi finanse etmekte zorlanabileceğini düşündürüyor. Bankaların, bilançonun pasif tarafında (mevduat) maliyet kaynaklı baskıları daha fazla hissedeceklerini de eklemek gerekiyor.

Türk lirasında gözlenen değer kaybı ile geçici vergi indirimlerinin geri alınmasının çekirdek enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturmaya devam etmesi durumunda kurlarda oynaklığın daha fazla arttığını görebiliriz.


Renk ve tonların buharlaşarak birbirine karıştığı, konturların görünmez ve buğulu gölgelenmelerin olduğu, aydınlıktan karanlığa geçişler içeren bir resim gibi oldu değil mi?

O zaman Sfumato’nun bir anlamı daha olduğunu söyleyeyim.

Başarıya götüren 7 Da Vinci ilkesinden biri aynı zamanda Sfumato. Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu anlamına geliyor.

Su İçindeki Polen Tanesi

20 Kasım 2017

İskoç botanikçi Robert Brown, 1827 yılında mikroskopla suyun içindeki polenleri incelerken, polenlerden ayrılan bir takım küçük parçacıkların sürekli hareket ettiğini fark eder. Önce polenin canlı olduğu için hareket ettiğini düşünür, ama aynı hareketi su içindeki toz(inorganik) parçacıklarında da gözlemleyince olayın canlı olmakla bir alakası olmadığını anlar. Hareketin sebebini çözmek ise Albert Einstein’a kısmet olur:

“Su içindeki polen tanesi dört bir yandan su moleküllerinin bombardımanına maruz kaldığı için kıpraşmaktadır.”

“Brown Hareketi” adıyla anılan bu hareket düzensiz ve rastgele bir hareket aslında. Bildiğimiz titreşim hareketinden çok farklı; çünkü titreşim hareketinde sabit bir nokta etrafında belirli bir frekansa sahip bir hareket söz konusuyken, Brown hareketinde herhangi bir periyot olmadığı gibi, parçacıklar hareket sonucu yerlerini değiştirebiliyorlar.

Peki, bu düzensiz hareketin bizi getirdiği noktanın Ekonomi Nobel Ödülü olduğunu söylesem, ne dersiniz? Şöyle ki, F. Black, M. Scholes1 ve R.C. Merton’un2 fiyatların rastgele hareket içinde olduğunu varsayarak geliştirdikleri Black and Scholes Modeli 1997 yılında Nobel getirir kendilerine.

Brown Hareketi bambaşka bir vesileyle Guinness Rekorlar Kitabına da girer. Microsoft’un araştırma laboratuvarının da bulunduğu Washington’daki Building 87 (87 No’lu Bina) ile bilinen merkezinde özel olarak inşa edilmiş dünyanın en sessiz odası ile. Brown Hareketi’nden yola çıkarak matematikçiler, oda sıcaklığında hava moleküllerinin çarpışmasının -24 dBA (desibel) ses çıkardığını ortaya koymuş. İşte bu oda 2015’te -20,6 dBA ile bu unvanı kazanmış.

Havada kalmaması için şöyle örneklendireyim: Örneğin fısıltımız 30 dBA, nefes alıp verişimiz 10 dBA. Oda o kadar sessizmiş ki kanımızın damarlarımızdan akışı duyulabilmekteymiş.

Konu buradan ekonomiye bağlanır mı? Bağlanır.

Su içindeki polen tanesi gibi dört bir yandan haber bombardımanına maruz kaldığımız bir haftadan sonra veri akışı açısından kesif bir sessizliğin olduğu bir haftaya giriyoruz. O veri bombardımanı sırasında da piyasalar kıpraşıp durdu.

Örneğin Eylül ayında Cari İşlemler Dengesi, beklentilerin üzerinde 4,5 milyar dolar açık verdi. Geçen yılın aynı ayında açık 1,6 milyar dolar düzeyindeydi. Böylece bir önceki ay 36,3 milyar dolar olan birikimli cari açık 39,3 milyar dolara yükseldi. Altın ve enerji dışı 12 aylık birikimli çekirdek açık ise 0,4 milyar dolar fazladan 0,7 milyar dolar açığa döndü. Cari açığın GSYH’a oranı ise yüzde 4,3’ten yüzde 4,7’ye yükseldi. Orta Vadeli Plan’da 2017 yılında cari işlemler dengesinin 39,2 milyar dolar açık vermesi ve açığın GSYH’ya oranının yüzde 4,6 olması öngörülüyor.

Üstelik bu açık turizm gelirlerindeki toparlanmaya rağmen oldu. Elbette enerji fiyatlarının bunda etkisi var; ama öncü veriler Ekim ayında da dış ticaret açığındaki artışın devam edeceğini söylüyor. Turizm gelirlerinin de azalış eğilimine gireceği bir döneme de girmiş bulunuyoruz. Nitekim Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), Türk Lirası'nın zayıflığı ile ilgili uyarılarda bulundu. Enstitünün analizine göre Türk Lirası'nda devam eden zayıflık dış finansman ve enflasyon görünümü ile ilgili yükselen risklerin altını çiziyor. Cari açığın finansmanı ile ilgili de uyarılarda bulunan IIF, cari açığın temel olarak oynak sermaye akımları tarafından finanse edilmesinin de bir risk olarak göründüğünü belirtti.

Bütçe gerçekleşmelerine baktığımızda ise 2016 Ekim ayında 0,10 milyar TL açık veren bütçenin bu yılın aynı döneminde 3,344 milyar TL açık verdiğini gördük. Ocak-Ekim dönemi itibari ile ise 2016’da 12,14 milyar TL olan bütçe açığı bu yılın aynı döneminde 34,96 milyar TL açığa yükseldi. 2016 Ekim ayında 2,80 milyar TL fazla veren faiz dışı denge bu sene 0,19 milyar TL fazla verirken geçen yılın Ocak-Ekim döneminde 32,44 milyar TL olan fazlanın 15,16 milyar TL’ye gerilemiş olduğu görülüyor. Temmuz’da 54,84 milyar TL olan 12 aylık birikimli bütçe açığı, Ağustos ayında bu yılın zirvesi 59,31 milyar TL’ye yükseldikten sonra Eylül’de 48,83 milyar TL’ye gerilemişti. Ekim’de tekrar yükselişe geçerek 52,07 milyar TL’ye genişlemiş oldu.

Ekim bütçe gerçekleşmeleri, 2017 yılında faiz dışı harcamaların hedefin önemli ölçüde üzerinde kalacağına işaret ediyor. Bunun bir yansıması olarak da bütçe açığı genişlemeye devam ediyor. Ekonomik aktivitedeki güçlü seyrin vergi gelirlerine olumlu yansıyacağı beklentisiyle bütçe açığındaki genişlemenin bir miktar sınırlanacağını söyleyebiliriz. Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s ise bu durumla ilgili olarak, kamu maliyesine ilişkin göstergelerin -küresel faizlerin yükseldiği, hâlihazırda yüksek spreadlerin ve borçlanma ihtiyacının mevcut olduğu bir ortamda- büyük bir ihtimalle zorlayıcı olacağını söyledi. Yayımladığı kredi analiz raporunda Türkiye’nin kamu maliyesinin geçtiğimiz yıl bir miktar bozulduğu belirtilerek, ülkenin “güçlü ekonomik büyümesinin ve yönetilebilir kamu borcu göstergelerinin kredi için kilit önemde olduğu ifade edildi. Hem nalına hem mıhına vurarak Türkiye’nin kurumsal ortamı ve rekabetçiliğinde gelişim ile hassaslıklarında yapısal azalmalar görüldüğü takdirde ülkenin kredi notunun yukarı çekilebileceği; büyümenin yavaş kalması, kamu finansmanı gücünde kötüleşme görülmesi ve kurumsal gücün zayıflaması durumunda ise ülkenin kredi notunun indirilebileceği uyarısında bulundu.

Ağustos işsizlik rakamlarından da bahsetmek gerekiyor. İşsizlik geçen yılın aynı dönemine göre 70 baz puan düşerek yüzde 10,6 oldu. Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik oranı bir önceki aya göre 30 baz puan, geçen yılın aynı dönemine göre de 70 baz puan gerileyerek yüzde 10,8 oldu. Rakamlarda en dikkati çekici husus bu gerilemenin, işgücüne katılım oranının 52,6’dan 53,7’ye yükselmesine rağmen gerçekleşmiş olması.

Temmuz ve Ağustos aylarında gözlenen sanayi üretim artışlarının nihayet sektör istihdamına olumlu yansıdığı görülüyor. Ama 3. çeyrekte iktisadi faaliyetin sektörler geneline yayılan güçlü seyrine karşın işgücü piyasasında kısmi bir iyileşme göreceğimizi beklemekteyim.

İşte böylesi bir haber bombardımanının ardından İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranı ve Reel Kesim Güven Endeksi verileri ile yetinecektik, bir gözümüz hep döviz kurlarının üzerindeyken. Merkez Bankası da hafta sonu bir açıklama yaparak Türk lirası uzlaşmalı vadeli döviz satım ihalelerine başlayacağını duyurdu. Yıl sonuna kadar vadeli döviz satım pozisyon tutarının en fazla 3 milyar ABD doları olmasını planladığını açıklarken, blogunda da konuyu biraz daha detaylandırdı.

Bakalım, damarlarımızdan akan kanın sesini duyabilecek miyiz?

Bu yazı, 2019'da yayımlanan Ekonomi böyle de anlatılır – 2 kitabında da yer almaktadır.